ODTUMİST-İSTANBUL ODTÜ MEZUNLARI DERNEĞİ

Portakal Kokulu Şehir

30 Ekim 2019

Portakal Kokulu Şehir…

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği şehre en son gittiğimde uçaktan inince portakal çiçeğinin o büyüleyici kokusunu alamamıştım. Oysa tam da portakal, mandalina ve turunçların çiçek açtığı mevsimdi. Güneş çekilip akşam olduğunda, tatlı bahar rüzgarı o baş döndürücü kokuyu bütün şehre yayardı. O koku sanki baharın müjdecisiydi. Kışın bitmesine yakın ilk kez duyduğumda içimi sevinç ve huzur kaplardı.  Seyhan Nehri’nin kıyısı boyunca portakal ağaçlarının ekili olduğu bölgeye set üstü denilir. Bahar aylarında, portakal çiçeği kokusunu içimin en derinlerinde hissederek saatlerce hiç yorulmadan yürüyebilirdim set üstünde. O yıllarda her yere yürüyerek giderdik. Şehir mi küçüktü, yoksa biz mi hep aynı çevre içinde dolaşır dururduk bilmiyorum.  Sonradan öğrendim, set üstündeki portakal ağaçlarının bir çoğu park yapılmak için kesilmiş, o yüzden artık portakal çiçeği kokusu tüm şehirde değil, sadece set üstünde duyuluyormuş.   İlk öğrendiğimde çok üzüldüm, gördüğümde ise kahroldum, ama park yapılmak için kesilmesi apartman yapılmak için kesilmesinden iyidir diye kendimi avuttum.

Set üstünü dik kesen iki büyük cadde vardır, birisi Cumhuriyet Caddesi, diğeri de Vali Yolu. Vali Yolu’nun iki tarafı turunç ağaçları ile kaplıdır, bütün kış turunçlar ağaçların üstünde kalır, kimsenin aklına onları kopartıp reçel yapmak gelmez. Biz Cumhuriyet Caddesi’nde otururduk. Cumhuriyet Caddesi ve Vali Yolu’nun bir ucu set üstü, diğer ucu Atatürk Bulvarı’dır. Atatürk Bulvarı’na paralel iki bulvar daha vardır, Gazipaşa ve Ziyapaşa. Çocukluğum ve gençliğim buralarda geçti. İlkokulum, İsmet İnönü, Cumhuriyet Caddesi’nde, evimizin ikiyüz metre uzağındaydı. Amcamın kızı Ayşenur’la aynı yaşta ve aynı sınıftaydık, el ele tutuşur yürüyerek giderdik okula. Ortaokul ve liseyi Yeni Kolej’de okudum. Adana Koleji ve Ayas Koleji’nden sonra açıldığı için adına Yeni Kolej demişti kurucuları. Özel okul olarak bir de Tarsus Amerikan vardı, ama o yıllarda kızlar alınmıyordu. Kızlar 1979 yılında alınmaya başlandı Tarsus Amerikan’a, yani ben üniversiteye başladıktan iki yıl sonra. Yeni Kolej Gazipaşa Bulvarı’nın sonundaydı,  Ayşenur’la yine aynı okul ve sınıftaydık, evden birlikte çıkar, bizden beşyüz metre ötede oturan Çiçek ile “o ağacın” altında buluşur, yürüyerek okula giderdik. “O ağacın altını şimdi anıyor musun?” şarkısının en popüler olduğu dönemdi. Gazipaşa Bulvarı aynı zamanda gençlerin piyasa mekanıydı, dolayısıyla yürüyerek okula gitmek çok havalı ve keyifliydi. Sadece yağmur yağdığı günler, Turizm Taksi’den taksi çağırır, köşeden Çiçek’i de alır öyle giderdik okula. Taksi yedi buçuk kuruştu, her birimiz iki buçuk kuruş verirdik. Adana öyle küçüktü ki o zamanlar, neredeyse herkes herkesi tanırdı. Yıllar sonra eşimle yolda yürürken birisini görüp selam verir, bizim liseden filanca derdim. Bir gün dayanamadı, Adana’da herkes aynı lisede mi okuyordu diye sordu. Dedim ya o yıllarda Adana çok küçüktü, ya da benim dünyam o kadardı.

Adana’nın meşhur pavyonları da benim çocukluğumda set üstünde idi, sonradan şehir dışına taşındığını duydum. Sabaha karşı pavyondan çıkıp yürüyerek evine giden sarhoşlar, belki Vali’yi uyandırmaktan çekindikleri, belki de Vali’nin evinin önünde bekleyen polisler yüzünden, Vali Yolu yerine Cumhuriyet Caddesi’ni tercih ederlerdi.  Bu yüzden biz gece tatlı uykumuzdan “Allah’ını, Kitabı’nı” ile başlayan, yedi sülale ile devam eden küfürler ile uyanırdık. Sanırım hayatımda hiç küfretmemiş olmamın nedeni çocukluğumdaki bu ortama tepkidir. Küfür yerine söylediğim en kötü söz eşektir, oğlunu bile ağzıma almamışımdır. Bazen içimden şöyle okkalı bir küfür savurmak geçmiyor değil ama yapamıyorum.

Üniversiteye başladığım yıllarda yeni tanıştığım birilerine Adanalıyım dediğimde “Aaa sahi mi, hiç benzemiyorsun.” derlerdi.  Bu yoruma anlam veremez, “Allah Allah, Adana’daki bütün arkadaşlarım benim gibi halbuki” diye düşünürdüm. Bir süre sonra anladım ki bu yorumu yapanlar Adana’yı Öztürk Serengil filmlerinden tanıyorlar ve herkesin o filmlerdeki Adanalılar gibi küfürlü konuştuğunu sanıyorlardı. Bizim kuşak Öztürk Serengil filmlerini hatırlar; Adanalı zengin pamuk tüccarının oğlu payvona gider, şarkı söyleyen güzel ve hüzünlü kadına aşık olur, kadın ona yüz vermediği için olay çıkartır, sövüp sayar. Eee ne de olsa delikanlı adamdır, küfretmek de delikanlılığın ya da Adanalı olmanın şanındandır! Arkadaşlarım aslında çok da haksız sayılmazlardı. Sanırım başka hiç bir şehirde küfür bu kadar sıradan kullanılmaz. Benim çocukluğumda ve gençliğimde yolda yürürken, kendi halinde konuşarak geçen iki erkeğin “bugün hava çok güzel” der gibi “Allah’ını, Kitabı’nı” diye neşe içinde sohbet ettiğini duyabilirdiniz, çünkü  Adana’da küfür sadece hakaret etmek için değil aynı zamanda yemin etmek ya da birisini övmek için de kullanılırdı. Sanırım şimdilerde bu da yavaş yavaş değişiyor, her şeyin değiştiği gibi…

Öztürk Serengil filmleri deyince aklıma Renk Sineması geldi. Kışın annem ile Asri Sinema’da matineye, yazın Cumartesi akşamları ailecek Renk Sineması’nda suareye gidilirdi. Özellikle yazlık sinemaya bayılırdım. Localar dört kişilikti, abimler bizimle sinemaya gelmediği için biz dördümüz, annem, babam, ablam ve ben, bir locaya sığardık. İki film üst üste oynardı. Ayşecik ve Ömercik filmleri ile büyüyen ben öyle sulu gözdüm ki, film başlar başlamaz ağlamaya başlar, neredeyse aralıksız bitene kadar ağlardım. Babam kızdığı için ağladığımı belli etmemeye çalışırdım ama nafile. Filmin sonunda eve yürürken babam, “ben seni eğlenmen için getiriyorum, sen ağlıyorsun, bir daha sana sinema yok” derdi. Neyse ki bir sonraki Cumartesi gününe kadar kızgınlığını unuturdu. İnsan  yedisinde neyse yetmişinde de odur diye boşuna söylememiş atalarımız, ben hala sinemaya mendil almadan gitmem.

Yaz akşamlarının başka bir eğlencesi de Mavi Köşe Pastanesi’ne dondurma yemeye gitmekti. Abimler yine bizimle gelmediği için biz dördümüz giderdik. Mavi Köşe Pastanesi şimdi yıkıldı, yerinde bilmem kaç katlı apartman var artık. Bizim ailede herkes limonlu ve kaymaklı dondurma severdi, bir ben hariç. Ben çikolata-fıstık severdim, hala da öyle severim. Çikolata-fıstık karışık dondurma isteyince eleştirilirdim. Bizimkilere göre ben her zaman farklı olmak istiyordum, herkes kaymak-limon yerken benim çikolata-fıstık yemem bunun bir göstergesiydi. Şimdi düşününce ne komik geliyor, bireysel farklılıklar hiç mi hiç göz önüne alınmazmış o zaman. Ortaokul yıllarımda, Ziyapaşa Bulvarı’na Sun Pastanesi ve Sun Sineması açıldı. Hafta sonu arkadaşlarla oraya giderdik. Sun Pastanesi nasıl olduysa hala duruyor. Muzlu rulo pastası hala güzel mi acaba?

Adana’nın kendine özgü bir dili vardır. Avrupa Yakası’ndaki Dilber Hala’nın kullandığı ve anlamını Adanalı olmayanların hiç bilmediği sözcükleri hatırlarsınız. Uzun yıllar sonra “muhallanmak” sözcüğünü Dilber Hala’dan duyduğumda çok hoşuma gitti. Nasıl olmuştu bu sözcüğü unutmuştum, yoksa bilerek unutmaya mı çalışmıştım. Herkes İstanbul Türkçesi ile konuşmak zorunda mıdır? Kültürüne yabancılaşmak böyle bir şey midir? Oysa ne çok şey anlatırdı “muhallanmak”. Birisinin yaptığı davranışı garipsediğinizde, bozulur gibi olduğunuzda “muhallandım” dersiniz, olur biter. Samimi, doğal, içinizden geldiği gibi… Havasından mıdır yoksa suyundan mı bilinmez Adanalılar sıcakkanlı, sevecen, dobra ve komik insanlardır. Hemen hemen her Adanalı’nın ailesinde mutlaka bir tane Dilber Hala vardır. Adana’nın dil zenginliği belki de Karacaoğlan’ın Çukurova’da yaşamış olmasındandır, ne dersiniz?

Adana’nın küfürleri kadar dillere destan başka bir özelliği de yemekleridir.  Adanalılar’a göre kebap demek Adana Kebabı’dır ve sokakta tablacıdan yenir, çünkü ancak öyle tadına varılır. Bir Adanalı’nın vejeteryan olması kadar vahim bir şey olamaz çünkü hemen her köşe başında bir tablacı vardır. Sokakları portakal kokulu olduğu kadar kebap kokuludur da Adana’nın. Adana’da kebap yemek için kebapçıya gittiğinizde, tere, turp, nane, sumaklı soğan hemen masaya konulur. Kebabın olmazsa olmazı şalgam suyudur. Kebap gibi şalgam suyuna da sokakta bol bol rastlamak mümkündür. Şalgam suyu şalgam ve havucun mayalandırılması ile yapılır. Eğer sokakta şalgam içiyorsanız “tanesinden de koymasını” istersiniz, yani havucundan. Eşim İzmirli’dir. 1980’li yıllarda Adana’ya ilk geldiğinde Adana’nın meşhur Onbaşılar Kebapçısı’na gitmiş ve oturur oturmaz yeşillikler masaya konmuş. Garsonu çağırıp “ben bunları istemedim ki” dediğinde çocuğun yüzündeki ifadeyi hiç unutamadığını  hala söyler. Evlendikten sonra bir süre Adana’da oturduk, eşim ot, ben et sever. Adana’da o yıllarda kereviz, enginar bile bulunmazken eşime deniz börülcesi, şevketi bostan bulabilmemiz imkansızdı, sonunda o da Adanalı oldu.  İstanbul’a taşınırken en çok özleyeceğim şeyin kebap olduğunu biliyordum. İstanbul’da artık çok fazla Adana Kebapçısı var ama ben yine de Adana’da kebap yemeyi özlüyorum. Benim Adana’daki hala favori kebapçım, Kazancılar Çarşısı’ndaki Asmaaltı’dır. Adana’da sokakta satılan başka bir yiyecek de “bici bici”dir. İstanbul’da su muhallebisi diye bilinen tatlıya benzer  “bici-bici”. Ama sunuşu farklıdır. Su ve nişaşta ile pişirildikten sonra donması için buzdolabında bekletilir, servis yapılacağı zaman küp şeklinde kesilerek küçük kaselere konur. Üzerine kar haline getirilmiş buz, pudra şekeri, gül suyu ve az su ile sulandırılmış “bici-bici” boyası yani kırmızı gıda boyası dökülür. Yazın Adana’da hava o kadar sıcaktır ki, “bici-bici” yemek çölde vaha bulmak gibi bir şeydir. Adana’nın, içli köftesinden, analı kızlısına, dul avrat çorbasından, sıkmasına kadar o kadar lezzetli mutfağı, tatlı limonundan hambelesine kadar o kadar zengin bir yemek kültürü  vardır ki anlatmakla bitmez. Adana yemeklerini anlatırken aklıma ODTÜ’de yurtta kaldığım günler geldi.  Yurtta odalar dört kişilikti, bizim odada hepimiz farklı yörelerdendik. Birisi “ah bir şu olsa da yesek der”ve saatlerce sürecek yemek sohbetimiz başlardı, herkes kendi yöresinin yemeklerini ballandıra ballandıra anlatır, karnımız acıktıkça acıkırdı.  Sonra birisi kantine iner, o saatte kantinde bulunan üç şeyi alıp odaya dönerdi; ekmek, helva ve Atatürk Orman Çiftliği sütü. Mezun olduktan sonra çok uzun yıllar bu üçlüyü bir arada yemedim. Yemekleri anlatırken aklıma gelen başka bir şey de sebzeciler oldu. Annem evin sebzesini her sabah aynı saatte gelen sebzeciden alırdı. Çünkü Adana bağlık ve bahçelik bir şehirdi, sebzeciler tarladan topladıkları sebzeleri taze taze alıcısıyla buluştururlardı.  O tarihlerde semt pazarları ile zaten tanışmamıştık.

Adana’da sadece iki mevsim vardır desem çok abartmış olmam sanırım. Çok sıcak yaz ve yağmurlu kış. Çünkü ilkbahar ve sonbahar çok kısadır, geldiği ve geçtiği anlaşılmaz. Kar ise Adana için yabancı bir sözcüktür. Kar görmek için Toros Yaylaları’na çıkmak gerekir. Benim çocukluğumda yazları ya yaylaya ye da bağa çıkılırdı. Biz bağa çıkan ailelerdendik. Bağdaki çocukluk günlerimde öyle mutluydum ki, hiç kış gelmesin isterdim. Bağdaki evimiz, asmalar, incir, şeftali, dut ve nar ağaçlarının arasında şırıl şırıl akan bir derenin yanı başındaydı. Dere kenarındaki incir ağacının kokusunu o gün bugün unutamadım, hala bir incir ağacı gördüğümde duygulanır, sıcak yaz günlerimi ve bağımızı hatırlarım. Ben Temmuz sıcağında dünyaya gelmişim, doğum günlerim hep bağda olduğumuz döneme rastlar, dolayısıyla hiç arkadaşlarımla kutlayamazdım. Kendimi motive etmeye çocukken de meyilliymişim demek ki doğum günlerimde akşam üzeri tören düzenlerdim. Tören için giyinir süslenir, saçıma akşamsefası çiçeklerinden taç yapardım. Akşamsefası çiçekleri akşamüstü açılır, sabah kapanır. Doğum günlerimde dört gözle çiçeklerin açılmasını beklerdim. Annem o gün mutlaka “bici-bici” yapardı. Bağımız sonraları satıldı, bir kaç yıl önce yerini görmek istedim, keşke istemeseymişim. Çünkü güzel şeyler güzel olarak kalmıyor, bari anılarımızda güzel kalmaya devam etsin.

Nuray Akmeriç (CENG’82)

Last modified: 31 Ekim 2019